9 Haziran 2014 Pazartesi

Kitap - Simyacı

"Gündoğusu daha sert esmeye başladı. 'Koyunlarımla hazine arasında kaldım' diye düşündü. Karar vermek,  alıştığı şey ile sahip olduğu şey arasında bir seçim yapmak zorundaydı.  Ayrıca tüccarın kızı da vardı, ama kız koyunlar kadar önemli değildi, çünkü kendisine bağımlı değildi kız. Kesin olan bir şey vardı: Ertesi gün kız kendisini görmese, bunun farkına bile varmazdı: Kız için bütün günler birbirinin aynıydı ve bütün günler birbirine benzediği zaman da insanlar, güneş gökyüzünde hareket ettikçe, hayatta karşılarına çıkan iyi şeylerin farkına varamaz olurlar."
Paulo Coelho -  Simyacı - Sayfa 39-40


"Ama koyunlar çok önemli bir şey öğretmişlerdi: Yeryüzünde herkesin anladığı bir dil vardır ve kendisi, dükkanı geliştirirken bu dilden yararlanmıştır. Bu coşkunun dilidir, arzu edilen ya da inanılan bir şeyi gerçekleştirmek için sevgi ve tutkuyla yapılan girişimlerin dilidir. Tanca artık onun için yabancı bir kent değildi. Burayı fethettiği gibi bütün dünyayı fethedebileceğini hissetti.
'Bir şeyi gerçekten istediğin zaman, arzunu gerçekleştirmeni sağlamak için bütün evren işbirliği yapar.' demişti yaşlı kral."
Paulo Coelho -  Simyacı - Sayfa 76-77

"Sana hayatın çok basit bir yasasını göstermek için: Gözümüzün önünde büyük hazineler olduğu zaman asla göremeyiz onları. Peki neden bilir misin? Çünkü insanlar hazineye inanmazlar."
Paulo Coelho -  Simyacı - Sayfa 138

7 Kasım 2013 Perşembe

Kitap - Alamut

Hasan bu itirazı bekliyordu sankiç Sükunetle konuşmaya başladı: "Fakat aslında tüm tarikatların kudretleri, taraftarlarının kendilerine körü körüne inanmalarına bağlıdır! İnsanlar idrak yetenekleri ölçüsünde bu dünyada bir yer edinirler. Onlara önderlik etmek isteyenler, yeteneklerinin çeşitliliğini göz önünde tutmak zorundadırlar. Bir zamanlar kitleler, peygamberlerinden mucizeler gerçekleştirmelerini talep ediyorlardı. Peygamberler de itibarlarını korumak için istediklerini yapmak zorundaydılar. Bir grubun bilinç seviyesi ne kadar düşükse, onu harekete geçiren fanatiklikte o kadar büyüktür. Bu nedenle ben insanları iki gruba ayırıyorum. Bir tarafta ne ve nerede olduklarını bilen bir avuç insan, diğer tarafta bunu bilmeyen kitleler. İlk grup önderlik etmekte, ikincisi de onları izlemekle görevlidir. İlki anne babanın, ikincisi de çocukların rolünü üstlenmiştir. İlki mutlak olana asla ulaşamayacağını bilir, ikincisi de ona ulaşmayı arzular. İlkinin elinden, diğerlerinin ruhlarını masallar vehayal mahsulleri ile doyurmaktan başka ne gelir ki? Yalan dolan?! Bence bir sakıncası yok, bunları insanlara acıdıkları için yapıyorlar. Gerçi bunun da bir önemi yok, çünkü önder için çok açık ve net olan hedefler sıradan halk tarafından asla kavranamayacaktır."
Wladimir Bartol - Alamut - Sayfa 276

Ebu Ali'nin yüzünde kurnaz bir gülümseme belirmişti. "Kitleler bugüne kadar asla boş yere birisini beklememişlerdir. Tarih benim şahidimdir. Binlerce ve binlerce insanın yürekleri, onu iyi ya da kötü var edeceklerdir. Zaten insanlığın en büyük sırrı da bu değil mi? Ne zaman ve nereden geleceği asla bilinmez ama beklenen eninde sonunda daima gelir."
Wladimir Bartol - Alamut - Sayfa 439

1 Ocak 2013 Salı

Book - American Crime Stories - John Escott

still reading...

Book - John Steinbeck - East of Eden

I believe there is one story in the world, and only one, that has inspired and frightened us. Humans are caught—in their lives, in their thoughts, in their hungers and ambitions, in their greediness and cruelty, and in their kindness and generosity too—in a net of good and evil.

There is no other story A man will have only one question left at the end of his life: was it good or was it evil? And all novels, all poetry, are built on the never-ending contest in ourselves between good and evil.
East of Eden - John Steinbeck - Page V

16 Mart 2012 Cuma

Kitap - Piyasaları okumak

Fonun el değiştirmesine karşılık olarak verilen ve karşı tarafa borçlu olduğunuzu göstereyen ya da karşı tarafın size ortak olduğunu belgeleyen değerli bir kağıttır sözü edilen. Bu değerli kağıt "menkul kıymet" olarak adlandırılır.
Dr. Hakan Özerol - Piyasaları Okumak - Sayfa 17

Finansal piyasaların performansını tahmin etmeden önce onların çiğerini bilmekte yarar var. Piyasalarda hangi katılımcılar bulunur ve bu katılımcılar hangi parametreleri dikkate alırlar? Dikkate aldıkları değişlenleri analiz ettikten sonra nasıl karar verirler? Burada kritik olan değişkenler faiz ve döviz kurudur aslında.
Dr. Hakan Özerol - Piyasaları Okumak - Sayfa 25

Örneğin MB gecelik faizleri arttırdığında hazine bonosu faizleri de yükselir. Bu durum genel faiz hadlerini yükseltmiş demektir ve bankalar da hemen mevduat faizlerini buna göre ayarlarlar. Mevduat faizlerinin artması bankaların gözünde maliyetlerin artması anlamanına geleceğinden gelir tarafına da yansımalıdır: Kredi faizleri de arttırılır.
Dr. Hakan Özerol - Piyasaları Okumak - Sayfa 28

Teorik kur ise piyasanın yanılabileceğini varsayar ve bir olması gereken kur düzeyi hesaplamaya çalışır. Teoride para da bir "mal" dır ve fiyatı da diğer mallar gibi enflasyon karşısında değer yitirir.
Dr. Hakan Özerol - Piyasaları Okumak - Sayfa 30

TCMB'nin sitesinden reel efektif döviz kuru endeksi değerini TÜFE için her ay bir kez gözden geçirmenizi öneriyoruz. İncelerken dikkat edilmesi gereken nokta, endeks değerinin çok yukarılarda olmasının TL'nin aşırı değerli olduğu ve bu anlamda döviz kurunun daha da düşme ihtimalinin zayıfladığı, değerin 100 bazın çok altında olmasının ise tam tersine döviz kurunun yükselme ihtimalinin düşme ihtimaline göre daha çok olduğudur.
Dr. Hakan Özerol - Piyasaları Okumak - Sayfa 31

Yine her iki grup yatırımcı için son tespitimiz de, eğer yatırım yapılan kıymetler, makul dönemlerde dahi çok düşük fiyat hareketliliğine sahipseler, alım satım fırsatı vermeyeceklerinden tercih edilmemeleri olacaktır.
Dr. Hakan Özerol - Piyasaları Okumak - Sayfa 55

12 Ocak 2012 Perşembe

Kitap - MS 2150

"Dileyin, size verilecektir; arayın bulacaksınız; kapıyı çalın, size açılacaktır."
Thea Alexander - MS 2150 - Sayfa 349

Kitap - Hersey çıplak

Alıntı yapılacak bir derinlikte degildi, vaktinizi bosuna harcamayın :)

15 Kasım 2009 Pazar

Kitap - Sabahattin Ali - Kürk Mantolu Madonna

"Fakat insanlar nedense daha ziyade ne bulacaklarını tahmin ettikleri şeyleri araştırmayı tercih ediyorlar. Dibinde bir ejderhanın yaşadığı bilinen bir kuyuya inecek bir kahraman bulmak, muhakkak ki, dibinde ne olduğu hiç bilinmeyen bir kuyuya inmek cesaretini gösterecek bir insan bulmaktan daha kolaydır. Benim de Raif efendiyi daha yakından tanımam sadece bir tesadüf eseridir."
Sabahattin Ali - Kürk Mantolu Madonna - Sayfa 11

"Bana rast geldiğinden memnun görünüyordu. İhtimal, eriştiği mertebeleri gösterebildiğine, yahut da, benim halimi düşünerek, benim gibi olmadığına seviniyordu. Nedense, hayatta bir müddet beraber yürüdüğümüz insanların başına bir felaket geldiğini, herhangi bir sıkıntıya düştüklerini görünce bu belaları kendi başımızdan savmış gibi ferahlık duyar ve o zavallılara, sanki bize de gelebilecek belaları kendi üstlerine çektikleri için, alaka ve merhamet göstermek isteriz. Hamdi de bana aynı hislerle hitap eder gibiydi."
Sabahattin Ali - Kürk Mantolu Madonna - Sayfa 15

"Aynı zamanda bu resim bana birdenbire Raif efendiyi de izah etmişti. Şimdi onun sarsılmaz sükunetini, insanlar ile münasebetlerindeki garip çekingenliğini gayet iyi anlıyordum. Etrafını bu kadar iyi tanıyan, karşıdakinin ta içini bu kadar keskin ve açık gören bir insanın heyacanlanmasına ve herhangi bir kimseye kızmansına imkan var mıydı? Böyle bir adam, önünde bütün küçüklüğü ile çırpınan birine karşı taş gibi durmaktan başka ne yapabilirdi? Bütün teessürlerimiz, hayal kırıklıklarımız, hiddetlerimiz, karşımıza çıkan hadiselerin anlaşılmadık, beklenmedik taraflarınadır. Her şeye hazır bulunana ve kimden ne geleceğini bilen bir insanı sarsmak mümkün müdür?"
Sabahattin Ali - Kürk Mantolu Madonna - Sayfa 23

11 Temmuz 2009 Cumartesi

Kitap - Irvin D. Yalom - Aşkın Celladı

“Şöyle bir düşünün: birbirlerini tanımayan üç dörtyüz kişiye çift çift ayrılmaları ve eşlerine şu tek bir soruyu tekrar tekrar sormaları söyleniyor: ‘Ne istiyorsun?’

Daha basit bir şey olabilir mi? Masum bir soru ve onun yanıtı. Oysa ben, bu grup araştırmasının beklenmedik güçte duygular uyandırdığına defalarca tanık olmuşumdur. Çoğu kez bir kaç dakika içinde oda yoğun bir heyecanla sarsılır. Erkekler ve kadınlar – hem de hiç çaresiz ve yoksul olmayan, başarılı, sağlıklı, iyi giyimli, yürürken ışıltılar saçan insanlar – ta derinlerinde çalkantılar yaşarlar. ‘Seni tekrar görmek istiyorum.’ ‘Sevgini istiyorum.’ ‘Benimle gurur duyduğunu bilmek istiyorum.’ ‘Seni sevdiğimi ve bunu sana hiç söyleyemediğim için ne kadar pişman olduğumu bilmeni istiyorum’...
....
Ne çok istek. Ne çok özlem. Ve ne çok acı, yüzeye ne kadar yakın, yalnızca bir kaç dakika derinde. Yazgı acısı. Varoluş acısı. Hep orada olan, yaşam zarının hemen altında sürekli uğulduyan acı. Ulaşılması böylesine kolay olan acı.
....
Ne zaman ki bu ulaşılmaz istekler tüm yaşamımıza egemen olur, o zaman yardım almak için aileye, dostlara, dine – bazen de psikoterapistlere – yöneliriz.”
Irvin D. Yalom – Aşkın Celladı – Sayfa 11


“Psikoterapi açısında özellikle önem taşıyan dört değiştirilemez gerçek görüyorum: her birimiz ve sevdiklerimiz için ölümün kaçınılmazlığı; yaşamımızı kendi irademizle biçimlendirme özgürlüğümüz; nihai yalnızlığımız; ve son olarak, yaşamın belirgin bir anlamdan yoksun oluşu. Bu veriler ne kadar acımasız da görünse, aynı zamanda aklın ve kurtuluşun tohumlarını taşırlar. Bu on psikoterapi öyküsünde, varoluşun gerçekleriyle yüzleşmenin ve bu gerçeklerin gücünü kişisel değişim ve büyümenin hizmetinde kullanmanın mümkün olduğunu göstermeyi umuyorum.”
Irvin D. Yalom – Aşkın Celladı – Sayfa 12

“Aşık olan hastalarla çalışmaktan hoşlanmam. Bu belki kıskançlıktandır; çünkü ben de aşkın büyüsüne kapılmayı çok isterim. Belki de aşk ve psikoterapi temelde uyuşmadığından. İyi bir terapist karanlıkla savaşır ve aydınlanmayı arar, oysa romantik aşk gizemle beslenir ve incelendiğinde ufalanıp dağılır. Aşın celladı olmaktan nefret ederim.”
Irvin D. Yalom – Aşkın Celladı – Sayfa 23

“Burada bereketli malzeme olduğunu biliyordum. Thelma’nın yaşlanma ve ölüm korkusunun saplantısını körüklediğini kuvvetle hissediyordum. Aşkın içinde yitip gitmek ve onun tarafından yok edilmek istemesinin nedenlerinden biri de ölüm tarafından yok edilmeyle yüzleşmenin dehşetinden kaçıp kurtulmaktı. Nietszche, ‘Ölülerin son ödülü, bir daha ölmemektir,’ demişti.”
Irvin D. Yalom – Aşkın Celladı – Sayfa 51

“Ama hiç kimseye, bana ölmeden az önce sunduğu armağandan daha büyük bir armağan vermedi; bur armağan, ölüme mahkum hastalar için ‘iddialı’ terapi çabalarının mantıklı ya da uygun olup olmadığı sorusunu sonsuza dek yanıtlayan bir armağandı. Onu hastanede görmeye gittiğimde artık kımıldayamayacak kadar güçsüzdü, ama başını kaldırdı, elimi kavrayıp sıktı ve ‘Teşekkür ederim,’ diye fısıldadı. ‘Hayatımı kurtardığınız için teşekkür ederim.’”
Irvin D. Yalom – Aşkın Celladı – Sayfa 102


“Artık kendimi Betty’nin yanında tamamen ‘varolmaya’ hasretmiş olarak, onun hiçbir sorusundan kaçınmamaya çalışıyordum. Ona ölümle uzlaşmada kendi çektiğim güçlükleri anlattım; ölüm gerçeği değiştirilmese de insanın ona karşı tavrının büyük ölçüde etkilenebileceğini söyledim. Gerek kişisel, gerekse mesleki deneyimlerin sonucunda, ölüm korkusunun daima yaşamlarının dolu dolu yaşamamış olduklarını hissedenlerde en fazla olduğu inancına varmış bulunuyordum. İşte iyi işleyen bir formül: yaşanmamış yaşam ya da gerçekleştirilmemiş potansiyel ne kadar fazlaysa kişinini ölüm kaygısı da o kadar büyük olur.”
Irvin D. Yalom – Aşkın Celladı – Sayfa 130

“Bir başka zorlayıcı sınır deneyimi de bizim için önemli birinin – sevilen bir eşin ya da arkadaşın – ölümüdür, bu da bizim kendi yaralanmazlığımıza ilişkin yanılsamamızı darmadağan eder. Çoğu insan için katlanılacak en büyük kayıp bir evladın ölümüdür. O zaman yaşam bütün cephelerden saldırıya geçmiş gibi olur: ana babalar harekete geçme konusundaki yetersizlikleri nedeniyle suçluluk ve korku duyarlar; sağlık personelinin güçsüzlüğüne ve gözle görülür duyarsızlığına öfkelenirler; Tanrının ya da evrenin adaletsizliğine verip veriştirirler (birçoğu adaletsizlik gibi görünenin gerçekte evrensel kayıtsızlık olduğunu er geç anlarlar). Çocuklarını kaybeden anne ve babalar aynı zamanda, kıyaslama yoluyla, kendi ölümleriyle de yüzyüze kalırlar: savunmasız bir çocuğu korumaktan aciz kalmışlardır ve günle gecenin birbirini izleyişi gibi, sıraları geldiğinde kendilerinin de korunmayacağını yolundaki acı gerçeği anlarlar. ‘O halde’ John Donne’nin yazdığı gibi, ‘çanların kimin için çaldığını öğrenmeye çalışma hiç; onlar senin için çalıyor.’”
Irvin D. Yalom – Aşkın Celladı – Sayfa 161

“Büyük sanatçılar imgeyi doğrudan imayla, mecazla, okurda benzer bir imge uyandırmaya yönelik bir dil ustalıklarıyla aktarmaya çalışırlar. Ama sonunda onlar da yaptıkları iş için kullandıkları araçların yetersizliğini fark ederler. Flaubert’in Madame Bovary’deki yakınmasını dinleyin:
‘Gerçek şu ki ruhun doluluğu bazen dilin mutlak yavanlığı halinde taşabilir, çünkü hiçbirimiz ihtiyaçlarımızın ya da düşüncelerimizin ya da kederlerimizin tam ölçüsünü hiçbir zaman ifade edemeyiz ve insan konuşması, biz yıldızları eritecek bir müzik yapmayı özlerken, ayıların dansetmesi için üzerinde kaba vuruşlarla tempo tuttuğumuz çatlak bir dümbeleğe benzer.’”
Irvin D. Yalom – Aşkın Celladı – Sayfa 206

21 Haziran 2009 Pazar

Kitap - Hosseini - Uçurtma Avcısı

“ ‘Güzel,’ dedi Baba, ama gözleri ikircikliydi artık. ‘Şimdi, mollalar ne derse desin, yalnızca bir günah vardır, tek bir günah. O da hırsızlıktır. Onun dışında ki bütün günahlar, hırsızlığın bir çeşitlemesidir. Ne demek istediğimi anlıyor musun?’
.........
.........
‘Bir insanı öldürdüğün zaman, bir yaşamı çalmış olursun,’ dedi Baba. ‘Karısının elinden bir kocayı, çocuklarından bir babayı almış olursun. Yalan söylediğinde, birinin gerçeğe ulaşma hakkını çalarsın. Hile yaptığın, birini aldattığın zaman doğruluğu, haklılığı çalmış olursun. Anlıyor musun?’
.........
.........
‘Yukarıda bir yerde bir Tanrı varsa, umarım benim viski içmem, domuz yememden çok daha önemli meselelerle uğraşıyordur. Hadi, in bakalım. Böyle günahtan konuşup durmak beni yeniden susattı.’”
Khaled Hosseini – Uçurtma Avcısı – Sayfa 21-22

“Aynı gece, ilk kısa öykümü yazdım. Otuz dakikamı aldı. Sihirli bir kase bulan ve gözyaşlarını bu kasenin içine akıttığı zaman yaşların inci tanelerine dönüştüğünü gören bir adamın hikayesiydi. Ama yoksulluğuna karşın mutlu biri olan bu adam çok ender ağlamaktadır. Bunun üzerine, gözyaşları sayesinde zengin olabilme umuduyla, ağlamak için kendini zorlamaya, her yolu denemeye başlar. İnciler yığıldıkça hırsı bilenir. Öykü, bir inci tepesinin üzerinde elinde bıçak, kucağında da biricik karısının doğranmış bedeniyle oturan adamın, hıçkırarak ağlamasıyla bitiyordu.”
Khaled Hosseini – Uçurtma Avcısı – Sayfa 37

“Uçurtma yarıştırmak, Afganistan’ın eski bir kış geleneğiydi. Turnuva sabah erkenden başlar, kazanan uçurtma tek başına gökyüzünde süzülünceye kadar da sona ermezdi – bir turnuvanın hava karardıktan sonra çok sonra bittiğini anımsıyorum. İnsanlar kaldırımlarda, damlarda toplaşır, çocuklarına tezahürat yapardı. Sokakları dolduran yarışmacılar var güçleriyle sicimlerine asılır, ipi bir salıp bir çeker, gözlerini kısıp gökyüzünü tarar, hasmının ipini kesmek için fırsat kollardı. Her uçurtma yarışçısının, makarayı tutan ve ipi besleyen bir yardımcısı olurdu – benimki Hasan’dı.

Bir keresinde, ailesi mahalleye yeni taşınmış olan haylaz bir Hintli oğlan bize memleketinde ki uçurtma yarışlarının çok katı kuralları olduğunu söyledi. ‘Bu iş için hazırlanmış bir yerde, rüzgara karşı, doğru bir açıda durmak zorundasın’ diye övündü. ‘Ayrıca, camlı ipi yaparken alüminyum kullanman da yasaktır.’

Hasan’la bakıştık. Sonra da kahkaları koyuverdik. Britanyalıların yüzyılın başında, Rusların da 1980’lerde öğrendiği şeyi, yakında bu Hintli çocuk da öğrenirdi: Afganlar bağımsız insanlardı. Afgan halkı gelenekleri sayar ama kurallardan iğrenir. Aynı şey uçurtma savaşında da geçerliydi. Tek bir kural vardı, o da kuralsızlık. Uçurtmanı uçur. Rakibinin ipini kes. Hadi, şansın açık olsun!”
Khaled Hosseini – Uçurtma Avcısı – Sayfa 61

“Hoparlörlerden düğün marşı ahesto boro yayıldı; Baba’yla Kabil’den ayrıldığımız gece, Mahipar kontrol noktasındaki Rus askerin söylediği şarkı:

Sabahı kilitleyip anahtarını kuyuya at,
Usulca git, güzelim ayışığım, usulca git,
Sabah güneşine doğmayı unuttur,
Usulca git, güzelim ayışığım, usulca git.
Khaled Hosseini – Uçurtma Avcısı – Sayfa 203

“Uzaklaşırkenn, yanda ki dikiz aynasından geriye baktım. Vahit üç oğluyla birlikte, kamyonun kaldırdığı toz bulutunun içinde duruyordu. Birden aklıma bir şey geldi: Bir başka dünyada olsaydı, bu çocuklar kamyonun arkasından koşamayacak kadar aç olmazlardı.

O sabah, gündoğumuna yakın, sağı solu kolaçan edip kimsenin bakmadığına emin olunca, yirmi altı yıl önce yaptığım bir şeyi yinelemiştim: Bir şiltenin altına, bir deste buruşuk banknot sokmuştum.”
Khaled Hosseini – Uçurtma Avcısı – Sayfa 288

“Resmi bulduğum yere soktum. Sonra, bir şey farettim: Az önceki düşünce, eskisi kadar dikenli değildi. Sohrab’ın kapısını çekerken, kendi kendime sodrum: Yoksa bağışlanmak böyle mi tomurcuklanıyordu? Gürültülü patırtılı bir veda töreniyle değil de, eşyalarını sessizce toplayıp bir gece yarısı habersizce sıvışarak mı?”
Khaled Hosseini – Uçurtma Avcısı – Sayfa 425

1 Mayıs 2009 Cuma

Kitap - Dostoyevski - Budala

“Prens son derece yalın konuşuyordu. Fakat bu yalınlık durumun tuhaflığını artırmaktan başka bir işe yaramıyordu. Deneyimli uşak, hizmetkarlar arasında geçebilecek böyle bir konuşmanın bir uşakla konuk arasında hiç uygun düşmeyeceğini anlamakla gecikmemişti. Uşaklar efendilerinin sandığından daha zeki olduklarından, ortada iki şık görünüyordu: Prens, ya yardım dilenmeye gelen ipsiz-sapsız biriydi, yada hiçbir hırsı olmayan bir budala. Çünkü aklı başında, kendini bilen bir prens, holde bir uşağı karşısına alıp böyle işlerden söz etmezdi. Her iki durumda da onun yüzünden kendisine söz gelmeyecekti.”
Dostoyevski – Budala – Sayfa 31


“Bakın, siz de bunu farkettiniz! diye heyecanla atıldı prens. Herkes aynı şeyi düşünüyor. Zaten giyotin makinası bunun için icat edilmiş. O zamanlar bunun daha kötü bir şey olduğunu sanırdım. Ama insanda biraz hayal gücü varsa şöyle düşünmekten kendini alamıyor: İşkence sırasında çekilen ıstırap, açılan yaralar, insana duyacağı ruhsal ıstırabı unutturuyor. Yani ölünceye kadar yaralarının ağrısıyla kıvranır insan. Ama aslında acıların en büyüğü, en şiddetlisi bu değildir. Asıl acı, bir saat, on dakika, yarım dakika sonra hemen o an ruhunun bedeninden kesinlikle ayrılacağını, insan olmaktan çıkacağını bilmendedir. En önemlisi de bunun muhakkak olacağıdır. Başını altına koyduğun bıçağın kayarak indiğini işittiğin an, işte, saniyenin dörte bir kadar olan bu süredir en korkuncu! Bunları benim uydurduğumu sanmayın, böyle düşünen pek çok kimse vardır. Buna kendim de inandığım için düşüncemi apaçık söylemekten çekinmiyorum. Bana kalırsa, birini öldürdüğü için adam öldürmek suçun kendisinden kat kat ağırdır. Bir karara uyarak adam öldürmek ise haydutça adam kesmekten daha korkunçtur. Geceleyin haydutların eline düşüp öldürülen kimse son ana kadar kurtulacağı umuduyla yaşar. Boğazı kesildiği halde kurtulmak için kaçan ya da yalvaran nice insana rastlanmıştır. Ama bizde ölümü çok daha kolaylaştıran bu son umudu esirgerler insandan; ortada hüküm vardır, bu hükme muhakkak uyulacaktır. İşte en korkunç acı, acıların en büyüğü!.. Savaş alanında bir askeri getirip topun karşısına dikin, ateş ederken bile kurtuluş umudu taşır, fakat aynı askere kesinleşmiş bir hükmü okuyun; ya aklını oynatacak, ya da ağlayacaktır. Buna delirmeden dayanabilecek birinin çıkacağını kim ileri sürebilir? Bundan daha çirkin, yararsız, geresiz bir aşağılama tasarlayabilir misiniz? Öyle bir adam düşünün ki, kendisine ölüm kararı okunduktan ve bir sürü acı çektirildikten sonra, ‘Hadi git bağışlandın’ denerek salıverilmiş olsun. Ondan sonra bu adamın anlatacaklarına kulak verin... Bu korkunç acıyı İsa bile dile getirmiştir. Hayır, insanlara böyle davranılmamalıdır.”
Dostoyevski – Budala – Sayfa 34


“İki aydır düşlerine girdikçe ona soğuk terler döktüren, aklına geldikçe uykularını kaçıran bir olay yaşanmaktaydı gözlerinin önünde. İşte, babasıyla Nastasya Filipovna bir aile sahnesinde karşı karşıya gelmişlerdi. Ganya kendisini yermek, alaya almak istediği zamanlar evlenme töreninde babasını canlandırdı hayalinde. Fakat bu kahredici görüntüye hiçbir zaman sonuna kadar dayanamaz, hayallerinden çarçabuk ayrılırdı. Onuruna aşırı derece düşkün insanlar hep böyledir zaten.”
Dostoyevski – Budala – Sayfa 131


“Hükümlüler bir kaç kişi olduğu için, askerlerin ve halkın çevrelediği infaz yerinin yirmi adım ilerisinde üç direk çakılıymış. İlk üç kişinin bu direklerin yanına götürülerek ellerinin bağlandığını, sırtlarına uzun beyaz idam gömleği giydirildiğini, tüfekleri görmesinler diye beyaz kalpaklarının gözlerinin önüne indirildiği anlatırdı adam. Sonra bir direğin karşısına birkaç asker geçmiş. Benim tanıdık sekizinci hükümlü olduğu için direklerin yanına üçüncü seferde gidecekmiş. Papaz elinde bir haçla hepsini birer birer dolaşmış. Önlerinde kala kala beş altı dakikalık ömürleri varmış. Adam bir kaç dakinanın sonu gelmez gibi göründüğünü, her anını değerini bilerek yaşadığını söyledi. O beş dakika bir kaç ömre bedelmiş, son anı düşünmek aklından bile geçmiyormuş. Hatta bu süreyi, yapacağı işlere bölmüş. İlk iki dakikasını arkadaşlarıyla vedalaşmaya ayırmayı, ondan sonraki iki dakikada kendisiyle ilgili şeyleri düşünmeyi tasarlamış. En sonunda doya doya çevresini seyredecekmiş. Son beş dakikasını böyle bölümlere ayırdığını ve her bölümün hakkını verdiğini hep anlatırdı. Yirmi yedi yaşında, güçlü-kuvvetli bir genç olarak ölecekti. Arkadaşlarından ayrılacağı sırada birine laf olsun diye bir soru sormuş, onun vereceği karşılığı ilgiyle beklemiş. Arkadaşlarıyla vedalaşması bitince sıra kendine ayırdığı iki dakikaya gelmiş. Bu sürede neler düşüneceğini önceden kararlaştırmamış. İki dakikada çarcabuk ve açık olarak şu sorunun yanıtını vermek istiyormuş. ‘Şimdi varım, yaşıyorum; ama üç dakika sonra kim olacağım, ne olacağım belli değil. Bir şey olacaksam ne olacağım? Nerede olacağım?’ Yakında bir kilise varmış, yaldızlı kubbesi güneşte ışıl ışıl parlıyormuş. Kubbenin parıltısı hiç aklından çıkmamış. Bu parıltının yeni varlığının kendisi olacağını, üç dakika sonra bu parıltıyla birleşeceğini düşünüyormuş. Tam olarak bilemediği geleceğine karşı büyük bir nefret duyuyor, ondan korkuyormuş. Onu en çok kahreden de bir türlü aklından çıkmayan şu düşünceymiş. ‘Ah, ölmesem ne iyi olur! Hayatımı geriye verseler... Bütün sonsuzluk benim olurdu. Her dakikasını bir yüzyıla çevirir, her anın hesabını yaparak değerlendirir, hiçbirini boşa harcamazdım.’ Adam, ‘Bu düşüncem sonunda büyük bir kine dönüştü ve bir an önce kurşuna dizilmeyi istemeye başladım’ derdi.”
Dostoyevski – Budala – Sayfa 77-78


“Bakın size bir gerçeği açıklayacağım. Ama yalnız size... Nasıl olsa insanın içinden geçenleri okuyorsunuz. Ben lafla iş, yalanla gerçek yan yana, iç içedir. Gerçekle iş ben de pişmanlık biçiminde görünür, belki inanmazsınız ama doğru söylüyorum. Lafla yalan ise şeytanca (ve her zaman hazır olan) bir düşünce biçiminde bunların her zaman yanındadır. Karşımdakini avlamak, pişmanlık gözyaşlarıyla istediğimi koparmak için yapamayacağım şey yoktur. Vallahi öyle! Bir başkası olsa söylemezdim. Çünkü ya güler geçer ya da yüzüme tükürürdü. Ama siz insanca hüküm vermesini biliyorsunuz, prens.”
Dostoyevski – Budala – Sayfa 371-372

“- Bunda bilmeyecek ne var, canım? Ha, aklıma geldi; biri sizi düelloya çağırsa ne yapardınız? Demin sormayı unuttum da...
- Nasıl?..Düello mu? Beni kimse düelloya çağırmaz ki!
- Çağırdılar diyelim. Çok korkar mıydınız?
- Evet, korkardım gibime geliyor.
- Ciddi mi? Siz o kadar ödlek misiniz?
Prens bir süre düşündükten sonra gülümsedi.
- Hayır, belki de değil. Ödlek diye korkup kaçana derler. Ama korktuğu halde kaçmayan belki de ödlek değildir.
- Peki siz kaçar mısınız?
- Bilmiyorum, kaçmazdım herhalde...”

Dostoyevski – Budala – Sayfa 424

12 Nisan 2009 Pazar

Kitap - Dostoyevski - Beyaz Geceler

"O günün gecesi, günüzünden de güzel geçti. Şehre çok geç döndüm. Eve yaklaştığım zaman saat on'u çaldı. Yolum, o saatte pek ıssız olan kanal boyundan geçiyordu. Evim şehrin en tenha köşesindedir. Hem yürüyor, hem şarkı söylüyordum. Neşeli olduğum zamanlar, sevincini paylaşacak dostu, ahbabı olmayan kimsesiz her mutlu insan gibi ben de mutlaka birşeyler mırıldanırdım. Tam o sırada başıma hiç beklemediğim bir serüven geldi."
Dostoyevski - Beyaz Geceler - Sayfa 11