12 Mart 2008 Çarşamba

Yazı - Ece Temelkuran - Kara Yatmak

KARA YATMAK

Olur ya: Kar tazedir. Bulut gibi temiz. Kesin bir metre vardır kalınlığı. Yani kaldırıp sırt üstü atsan kendini, tutar; ihanet etmez. Kollarını açıp şöylemesine. Havanın içinden su gibi kaymak isteği. Hiç tutuk davranmadan kafanda düşüş anının tatlı boşluğundan başka bir şey olmayarak. Bütün ağırlığını yere sakınımsız bırakmak artık kocaman bir bedeni olduğunu unutturur insana. Ağırlığın geçer. Ama işte bu şahane fikir gelince akla, insan birden vazgeçiverir. O şahane fikirle haylazlaşan yüzü yeniden büyük bir adam olmaya karar verir. Zira, kesin karın gizlediği sivri bir taş vardır yerde ve sendeki bu şansla tam da sırtının tam ortasına giriverir. Biriyle birlikte olmak da işte, tam da böyle bir meseledir. Her şey iyi herşey güzel olacak değil ya... Sendeki bu şansla hikayenin sonu kesin sırtına giren zalim bir taş ile bitecektir.

Yarım yarım yaşamak;

Bir gün yeniden yarım kalacağı korkusuyla hiç tamamlanamayanlar vardır. Sırtına taş girecek korkusuyla kara yatamayanlardır onlar. Taş var mı diye karı yokladıkları için delik deşik edenlerdir karın karnını. Taş olmadığından emin olduklarında ne kar mucizevi sonsuz bir yataktır ne de kendini bırakıverme isteği kalmıştır elde. Hiç düşmezler böylece, hiç taş girmez sırtlarına. Hiç bir yerleri acımasın diye, etlerinde başka bir etin izi kalmadan devam ederler yollarına. İdare ederler.

Cümleler yaralardandır;

Ne zaman bu kadar kıymetli olduk biz ? Kimselere hiç kimselere teslim edilemeyecek kadar stratejik bir önem kazanmamız ne zaman denk gelir? Bu hayatlar ne zamandan beri “çuvallamaması”, “tökezlememesi” gereken büyük birer proje ?
Ne zamandan beri bir daha asla yaralanmaması gerekecek kadar cılızlaştı içimiz? Oysa geçer hepsi. Bugüne kadar geçmiştir. Ve kurduğumuz cümlelerin hepsi yaralarmızdandır. Yara yoksa bir hayat cümlesi yoktur aslında. Ancak ve sadece “Bir daha mı birine teslim olmak mı ?Asla!” cümleleriyle yakınlaşabilenler değil mi aslında kendini en çok karın serin koynuna bırakmak isteyenler? “Hiçbir şey istemiyorum” diyenler değil midir aslında bu hayatın bu hayattan en temiz, en sonsuz ve en yumuşak kar yatağını bekleyenler? Umduğundan utananlar… Karı yoklaya yoklaya delik deşik edenler.
Yaralarını organları zannedenlerdir onlar. En kıymetli cümleleri yaralarına dair olanlar. Bütün iyilikli şeyleri muhtemel bir taş bulmak için delik deşik edenler.

Negatif ispat ilkesi

Ceza Hukuku’nda, tam da hayattan alınmış bir ilke vardır. Negatif ispat ilkesi. “Bir şeyin yokluğunu ispat edemezsin” der.
İki kişi durmuşsunuz mesela. Önünüzdeki kar sonsuz bir kar yatağı. Elleri cebinde birinin. Orada, tam da sırtının ortasına gelecek yerde bir taşın pusuda beklediğini, boş bulunup atıverse kendini, tarihin en büyük yarasını alcağını sanıyor. Sen de diyorsun ki, “Yoktur”. Berikinin yüzünde bir bakış: “İspat et o zaman! İnandır beni orada bir taşın olmadığına. Bu sefer de yeni bir yara almadan yaşayacağıma.”
Edemezsiniz. Taşın yokluğunu ispat imkansızdır. Ne diyeceksiniz deseniz deseniz? Çünkü bir şeyin ancak varlığını ispat edebilirsiniz…


“Öldürmeyen darbe güçlendirir” bir Türk atasözü değil, bir Nietzche aforizmasıdır. Ve topyekün palavradır. Her darbe yeni bir korku inşa eder insanın içinde. Kendini kara öyle “çocukları gibi şen” gibi bırakmanın ne sulu zırtlak bir enayilik olduğunu belletir. Böylece yaralanmamayı öğrenir insan. Hayattan kendini sakındığı ölçüde, domuz gibi sağlıklı kalır. Ve her söküldüğü anda o en kıymetli, o en büyük yaralarının hikayesini anlatır. Aslında çoktan geçmiş, kapanmış kabuklarını bir daha enayilik yapmaması gerektiğini unutmamak için kendi kendine kaldırır.

Yaşamak hakikaten böyle bir şey midir?
Ağır ağır sağdan sıvışmak, yürümek midir?

Ece Temelkuran (Milliyet 02/06/2001)

1 yorum:

Adsız dedi ki...

Bayıldım ben bu bloga..Yeni alıntılıklar bekliyorum:) Sevgiler IRMAK