29 Mart 2008 Cumartesi

Kitap - Üstün Dökmen - Yaşama Yerleşmek

Astrolojiye, enerjilere ve uzaylılara yüzde yüz inanmak bilimsel düşünceye aykırıdır. Bilimde hata payı da vardır. Sözgelişi “Bu 80 cm’dir” denmez. “80 art-eksi ½ santimetredir” denir. Sosyal bilimlerde hata payı en fazla %5’tir; yani bir ölçmenizin sonucu %95 doğru olmalıdır, en çok %5 hata görülebilir. Şimdi bu olayı günlük yaşama, kahve falına taşıyalım. Fallardaki birkaç doğru tahimini falın ispatı sanmak, hata paylarını, olasılık hesaplarını dikkate almamak bilimsel düşünceye aykırıdır.
Üstün Dökmen – Yaşama Yerleşmek – Sayfa 94

Çölde belirli bir noktadan yola çıkan sağak bir kişi, sağ ayağı solundan biraz güçlü olduğu için, gün boyu yürüdüğünde sola doğru bir büyük daire çizer; ve böylece akşama doğru başlangıç noktasına döner. Açık denizde bir adadan kürek çekerek ayrılanlar da yine, farkında olmadan bir daire çizip bir süre sonra aynı adaya dönerler. Yola çıkan solaksa sağa doğru büyük bir daire çizer, başlangıç noktasına geri döner. Son derece sinir bozucu ve hayret uyandırıcı olan bu durumun nedeni, kişilerin çevrelerinde doğru gitmelerine yardımcı olacak referans noktalarının bulunmamasıdır.

Bu durumun anlaşılması üzerine, uyduyla yol bulma cihazlarının bulunmadığı dönemlerde askeri birliklere ve araştırma ekiplerine birer solak konulmaya başlanmıştır. Bir haberci gönderileceği zaman bir solak ve bir sağak birlikte yola çıkarılıyormuş. Bu iki kişi birbirlerini küçük küçük sola ve sağa ittikleri için doğru yolu bulup ileriye gidebiliyorlarmış.

Osmanlı ordusunda solaklardan oluşan bir ok atma bölüğü vardı. Sollarını kullanan bu okçular savaşta padişahın sağına, sağlarını kullanan okçular ise soluna yerleştirilirlerdi. Böylece her iki yönü rahatlıkla hedef almak mümkün olurdu.
Üstün Dökmen – Yaşama Yerleşmek – Sayfa 144-145


Ancak gerçekci olalım; kaynakların sınırlı, güçlerin ise eşit olmadığı bir dünyada önce akıl kalbi yener, sonra kalpleri akıllarına yenilmiş olanlar başkalarını yenmeye başlarlar.

Ahlaklı olanın gücü olmuyor çoğu kez, güçlü olansa ahlaklı olamaya ihtiyaç duymuyor. Hem ahlaklı hem güçlü olmak, ender birşeydir ama erdemdir. Bir şiirimde şöyle demiştim.

Bu Evren’de en büyük erdem,
Hem güçlü olmaktır hem
İyi; kuvvet ve bilgi gerek
Yüceltmek için sevgiyi
Üstün Dökmen – Yaşama Yerleşmek – Sayfa 186

Herhangi bir mağazaya gidersiniz, mesela bir mobilyacıya, tekrar uğramak için kartını istersiniz: Mağaza sahibi, kartını eline alır, arkasını çevirir, arkadaki boşluğa gözünün önünde kocaman bir çarpı işareti koyup kartı size uzatır. Bunun sözle ifade edilmeyen ama davranışla ortaya konulan anlamı şudur: “Sen bir üçkağıtçı olabilirsin, kartımı kötüye kullanıp sana borcum filan olduğunu yazabilirsin, sonra da mahkemeye başvurup başımı ağrıtabilirsin; iyisi mi ben bu kartın arkasına bir çarpı koyayım da ilerde başım derde girmesin.” Güvensizliğe, yozlaşmaya ve bunların getirdiği nezaketsizliğe çarpıcı bir örnek. (Biraz nezaketi olanlar, müşteriden önce kartlarının arkasına toptan çarpı koyuyorlar, böylece müşterinin yanında bunu yapmaları gerekmiyor. Daha da nazik olanlar kartın iki yüzüne birden adlarını yazdırıyorlar; çarpıya gerek kalmıyor.)
Üstün Dökmen – Yaşama Yerleşmek – Sayfa 194-195

Bethowen’in 9. Senfonisi’nde Schiller’in bir şiiri seslendirilir. Bu şiirde Schiller, hayatta en büyük erdemin ‘neşe’ olduğunu belirtir.Gençliğimde bu görüş bana çok tuhaf gelmişti; onca şey varken neşe hayattaki en büyük erdem olamaz diye düşünmüştüm. Şimdi farklı düşünüyorum. Galiba Schiller’in şiiriyle Aptal Hans masalı aynı şeyi anlatıyor: Mutluluk/neşe, bu dünyadaki tek kazançtır bize.
Üstün Dökmen – Yaşama Yerleşmek – Sayfa 203

Şimdi Yiğit Özgür’ün bir karikatürünü seslendireceğim. Kafasında hunisiyle bir deli var. Gözünü yerdeki papatyaya dikmiş, beyaz yapraklara bakarak, “Seviyor, sevmiyor...” diyor. Oysa normalde – normal her neyse – çoğunluğun yaptığı, papatyayı koparıp ele almak ve beyaz yaprakları tek tek kopararak “Seviyor, sevmiyor...” demektir. Bizim deli, - herhalde deli olduğu için, çoğunluktan farklı olduğu için – böyle yapmamış, papatyayı koparmadan gözüyle seviyor-sevmiyor diye sayıyor. Ancak gözüyle saydığı için de sık sık karıştırıyor ve tekrar saymaya başlıyor. Delinin bu inceliği karşısında papatya ona bakarak içinden, “Seni seviyorum,” diyor.

Bu karikatürden çıkarttığım hisse şu: Sizi kimin ne kadar sevdiği önemli değildir, sizin sevilmeye layık bir şeyler yapıp yapmadığınız önemlidir. Deli sevilmeye layıktır.
Üstün Dökmen – Yaşama Yerleşmek – Sayfa 207

12 Mart 2008 Çarşamba

Yazı - Ece Temelkuran - Kara Yatmak

KARA YATMAK

Olur ya: Kar tazedir. Bulut gibi temiz. Kesin bir metre vardır kalınlığı. Yani kaldırıp sırt üstü atsan kendini, tutar; ihanet etmez. Kollarını açıp şöylemesine. Havanın içinden su gibi kaymak isteği. Hiç tutuk davranmadan kafanda düşüş anının tatlı boşluğundan başka bir şey olmayarak. Bütün ağırlığını yere sakınımsız bırakmak artık kocaman bir bedeni olduğunu unutturur insana. Ağırlığın geçer. Ama işte bu şahane fikir gelince akla, insan birden vazgeçiverir. O şahane fikirle haylazlaşan yüzü yeniden büyük bir adam olmaya karar verir. Zira, kesin karın gizlediği sivri bir taş vardır yerde ve sendeki bu şansla tam da sırtının tam ortasına giriverir. Biriyle birlikte olmak da işte, tam da böyle bir meseledir. Her şey iyi herşey güzel olacak değil ya... Sendeki bu şansla hikayenin sonu kesin sırtına giren zalim bir taş ile bitecektir.

Yarım yarım yaşamak;

Bir gün yeniden yarım kalacağı korkusuyla hiç tamamlanamayanlar vardır. Sırtına taş girecek korkusuyla kara yatamayanlardır onlar. Taş var mı diye karı yokladıkları için delik deşik edenlerdir karın karnını. Taş olmadığından emin olduklarında ne kar mucizevi sonsuz bir yataktır ne de kendini bırakıverme isteği kalmıştır elde. Hiç düşmezler böylece, hiç taş girmez sırtlarına. Hiç bir yerleri acımasın diye, etlerinde başka bir etin izi kalmadan devam ederler yollarına. İdare ederler.

Cümleler yaralardandır;

Ne zaman bu kadar kıymetli olduk biz ? Kimselere hiç kimselere teslim edilemeyecek kadar stratejik bir önem kazanmamız ne zaman denk gelir? Bu hayatlar ne zamandan beri “çuvallamaması”, “tökezlememesi” gereken büyük birer proje ?
Ne zamandan beri bir daha asla yaralanmaması gerekecek kadar cılızlaştı içimiz? Oysa geçer hepsi. Bugüne kadar geçmiştir. Ve kurduğumuz cümlelerin hepsi yaralarmızdandır. Yara yoksa bir hayat cümlesi yoktur aslında. Ancak ve sadece “Bir daha mı birine teslim olmak mı ?Asla!” cümleleriyle yakınlaşabilenler değil mi aslında kendini en çok karın serin koynuna bırakmak isteyenler? “Hiçbir şey istemiyorum” diyenler değil midir aslında bu hayatın bu hayattan en temiz, en sonsuz ve en yumuşak kar yatağını bekleyenler? Umduğundan utananlar… Karı yoklaya yoklaya delik deşik edenler.
Yaralarını organları zannedenlerdir onlar. En kıymetli cümleleri yaralarına dair olanlar. Bütün iyilikli şeyleri muhtemel bir taş bulmak için delik deşik edenler.

Negatif ispat ilkesi

Ceza Hukuku’nda, tam da hayattan alınmış bir ilke vardır. Negatif ispat ilkesi. “Bir şeyin yokluğunu ispat edemezsin” der.
İki kişi durmuşsunuz mesela. Önünüzdeki kar sonsuz bir kar yatağı. Elleri cebinde birinin. Orada, tam da sırtının ortasına gelecek yerde bir taşın pusuda beklediğini, boş bulunup atıverse kendini, tarihin en büyük yarasını alcağını sanıyor. Sen de diyorsun ki, “Yoktur”. Berikinin yüzünde bir bakış: “İspat et o zaman! İnandır beni orada bir taşın olmadığına. Bu sefer de yeni bir yara almadan yaşayacağıma.”
Edemezsiniz. Taşın yokluğunu ispat imkansızdır. Ne diyeceksiniz deseniz deseniz? Çünkü bir şeyin ancak varlığını ispat edebilirsiniz…


“Öldürmeyen darbe güçlendirir” bir Türk atasözü değil, bir Nietzche aforizmasıdır. Ve topyekün palavradır. Her darbe yeni bir korku inşa eder insanın içinde. Kendini kara öyle “çocukları gibi şen” gibi bırakmanın ne sulu zırtlak bir enayilik olduğunu belletir. Böylece yaralanmamayı öğrenir insan. Hayattan kendini sakındığı ölçüde, domuz gibi sağlıklı kalır. Ve her söküldüğü anda o en kıymetli, o en büyük yaralarının hikayesini anlatır. Aslında çoktan geçmiş, kapanmış kabuklarını bir daha enayilik yapmaması gerektiğini unutmamak için kendi kendine kaldırır.

Yaşamak hakikaten böyle bir şey midir?
Ağır ağır sağdan sıvışmak, yürümek midir?

Ece Temelkuran (Milliyet 02/06/2001)

2 Mart 2008 Pazar

Kitap - Adam Fawer – Olasılıksız

“Şimdi de düşük-olasılıklı bir olaydan söz edelim: Dünyaya dev bir gök taşı çarpacak ve uygarlık yok olacak. Jeofizikçilere göre, her yıl bunun olma olasılığı milyonda bir.

İnsanoğlunun atalarını da hesaba katarsak, yedimilon yılı aşkın süredir bu gezegende varlığımızı sürdürdüğümüze göre, bir gök taşının bugüne kadar bizi yok etmiş olma olasılığı yüzde yediyüz. Yani anlayacağınız, bir kere değil, yedi kere ölmüş olmalıydık şimdiye. Ama, çoğunuzun bildiği gibi, insanoğlunun yazılı tarihinden bu yana yok olmadık. Ne demeye çalışıyorum sizce? Bir gök taşı bizi yok edecek demeye çalışmıyorum. Düşük olasılıklı olaylar hakkında bir yorumda bulunmaya çalışıyorum, kıssadan hisse şudur: Her an her şey olabilir!”
Adam Fawer – Olasılıksız – Sayfa 5

“Neyse, gerçek hayattan bir şeyle örnekleyelim: Piyango. Bu haftaki piyangoda ne kadar para birikmiş? Bilen var mı bu hafta Powerball ne kadar veriyor?

10 milyon dolar dedi arka sıralardaki atletik yapılı bir öğrenci. Peki, vergi diye bir şeyin olmadığı hayali bir ülkede yaşadığımızı varsayalım. Şunu da biliyoruz ki Powerball’u kazanma olasılığı 120 milyonda 1. Çünkü sayısal kombinasyonların toplamı bu. Bir loto bileti alarak ne kazanmayı beklediğimi hesaplamak için yapacağım işlem kısaca şöyle oluyor: Kazanma olasılığını kazanacağım miktar ile çarpacağım, sonrada buna kaybetme olasılığımı sıfırla çarpıp ekleyeceğim; sıfırla çarpmamın nedeni de kaybedersek bir şey kazanmayacak olmamız.

Beklenen değer: (piyango bileti) = kazanma olasılığı * Toplam para + kaybetme olasılığı * 0

Beklenen değer = (1/120.000.000)* 10.000.000 + (1/119.999.999) * 0
Beklenen değer = (0.083) + 0
Beklenen değer = 0.083 $

Yani bu hafta bir powerball bileti alsanız ancak 8.3 kazanmayı bekleyebilirsiniz. Ama bilet 1 dolar ve görüldüğü gibi aslen değeri 8.3 cent. Olasılık kuramına göre piyango bileti almak o zaman mantıklı değil, çünkü ödenen bedel beklenen değerden daha düşük. Yani siz 1 dolar ödeyip de 10 milyon dolar kazanam şansınız olduğunu düşünerek buna değeceğini düşünseniz de, bu doğru değil; çünkü aslında biletin değeri 10 sent bile değil. O zaman ne zaman piyango bileti almak mantıklı olurdu. Herhalde toplam ikramiye 120 milyonu geçtiğinde.”
Adam Fawer – Olasılıksız – Sayfa 50

“Peki ama bunun Pascal’ın hayatını dine adaması ile ne ilgisi var? diye sordu yine Michael. Pascal beklenen değer teorisini kullanarak hayatını dine adaması gerektiğini kanıtladı. Her matematikçi gibi o da, bu soruyu bir formüle indirgedi.

Hangisi daha büyüktür?

a) Beklenen değer (hedonizm – yani fiziksel yaşamdan zevk alma)
ya da
b) Beklenen değer (dini hayat)

Varsayım...
a) Olasılık (ölümden sonra hayat yok) * (hedonizmden alınacak zevk) + Olasılık (ölümden sonra hayat var) * (sonsuza dek lanetlenmek)
b) Olasılık (ölümden sonra hayat yok) * (dinden alınacak zevk) + Olasılık (ölümden sonra hayat var) * (sonsuz mutluluk)

Pascal’ın mantığı çok basitti. Eğer a) b) den büyükse o zaman hedonizme devam edecekti ama eğer a) b) den küçükse o zaman dindar olmalıydı.

Ama değişkenlerin değerlerini bilmeden bu denklemi nasıl çözdü? diye sordu Michael. Bir kaç varsayımda bulundu, örneğin sonsuz mutluluğun değeri pozitif sonsuzdu ve sonsuza dek lanetlenmenin değeri negatif sonsuzdu.

Anladınız mı? Ölümden sonra insanın ruhunun yaşamasının veya her hangi bir şekilde bir hayat olmasının olasılığı ne kadar az olursa olsun, Pascal’ın dine bağlı bir hayat yaşamasından beklediği getiri, yine de dünyevi zevklerle hedonistik bir yaşam sürüp de sonsuza dek lanetlenmeyi göze alacağı bir durumun getirisinden daha büyüktür.”
Adam Fawer – Olasılıksız – Sayfa 52

5 Ocak 2008 Cumartesi

Kitap - H. Ali. Toptaş - Kayıp Hayal...

“Ama aklını başına devşirip de bir an, bunca yıllık can yoldaşımın şu kör olası dünyada ulaşamadığı bir şey varmış da benim bundan hiç haberim yokmuş, demezsin. Bilirim, ulaşılan herşey de, ulaşılamayan bir başka şeyin yokluğu vardır ve o onun kadar noksandır da demezsin. ”
Hasan Ali Toptaş – Kayıp Hayaller Kitabı – Sayfa 33

“O doydum’ların bir çoğu doydum değildir aslında gökçe gelin, o gün gülümü görmemişimdir de öldüm’dür... Bazen sürç-ü lisan edip öldüm diyorumdur belki ben ama, sen tutup onu doydum anlıyorsundur. Olamaz mı? Bal gibi olur, derim ben; yani gerçek nereye ve nasıl gizlenirse gizlensin arada bir kendiliğinden parlayıp söner... ”
Hasan Ali Toptaş – Kayıp Hayaller Kitabı – Sayfa 37

6 Aralık 2007 Perşembe

Kitap - Lieberman - Herkese Her ist...

“Hayatta başarılı olmak istiyorsanız, genelde başka insanların desteğine ihtiyaç duyarsınız. İnsanlara istediklerinizi yaptırabilmenin bir numaralı kuralı sizi sevmelerini sağlamaktır”
Dr. David J. Lieberman - Herkese Her istediğinizi yaptırın – Sayfa 11

“Yalnızca daha çok görünerek, bir insanın içinde “büyürsünüz”. Araştırmalar, etkileşim seviyesi arttığı için fiziksel olarak daha yakın olduğumuz insanlarla daha yakın arkadaş olduğumuzu ya da buna eğilimli olduğumuzu gösteriyor.”
Dr. David J. Lieberman - Herkese Her istediğinizi yaptırın – Sayfa 19

“Daha çok sevilmek için, utanç verici bir şey yapın ve kendinize gülün. Görmezlikten gelmeye ya da olmamış gibi davranmaya çalışmayın. İnsanın kendisiyle dalga geçebilmesi, kendinizi bir başkasına sevdirmenin olağanüstü bir yoludur.”
Dr. David J. Lieberman - Herkese Her istediğinizi yaptırın – Sayfa 23

“Ancak o insanı ‘objektif’övgülerle donatmak, sizi güven dolu bir yere koyarken, onun da kendisini mükemmel hissetmesini sağlar. Ona, ne kadar mükemmel olduğunu söyleyin, sizin her şeyiniz olduğunu ve onsuz yaşayamayacağınızı değil!b ”
Dr. David J. Lieberman - Herkese Her istediğinizi yaptırın – Sayfa 47

“Kararlarımızın yüzde doksanı duyguyu esas alır. Mantığımızı ise davranışlarımızı haklı çıkarmak için kullanırız. İkna etmek için duygulara ulaşmak zorundasınız.”
Dr. David J. Lieberman - Herkese Her istediğinizi yaptırın – Sayfa 92

“Etkili liderlik, bir başkasının yerine düşünebilmek demektir. Eğer bir insanın arzularına, ihtiyaçlarına ve isteklerine karşılık verebilirseniz, onu her şekilde motive edebilirsiniz. Ama yapmadan önce, insanların, sizin önemsediğinizi bilene kadar, ne bildiğini önemsemediklerini aklınızda tutun. İnsanlar sizin kendinizden emin olup olmadığınızı hisseder ve siz buna gerçekten inanmadıkça liderlik edemezsiniz.”
Dr. David J. Lieberman - Herkese Her istediğinizi yaptırın – Sayfa 120

“Her şey bir yana, bir insanın sizi sevmesinin, sizin hakkınızdaki hislerine değil, kendisi hakkında hislerine bağlı olduğuunu unutmayın. Bütün gününüzü kendinizi ona sevdirmeye ve sizin hakkında iyi düşünmesine çalışarak geçirebilirsiniz, ama asıl fark yaratan, sizin etrafınızdayken ona kendisini nasıl hissettirdiğinizdir. İlişkinin dinamikleri ne olursa olsun, onu rahat ve mutlu hissettirerek, iyi, samimi ve uzun süreli bir arkadaşlığa doğru büyük yol kat edebilirsiniz.”
Dr. David J. Lieberman - Herkese Her istediğinizi yaptırın – Sayfa 180

Kitap - Cengiz Aytmatov - Beyaz...

Dedem diyor ki, atalarının adlarını, kim olduklarını unutanlar, kötülük yapmaktan utanmazlarmış. Çünkü o zaman insanın nasıl biri olduğunu ne çocukları bilirmiş ne de çocuklarının çocukları.
Cengiz Aytmatov-Beyaz Gemi Sayfa 112

Şimdi ben sana yalnız şunu söyleyebilirim: "Çocuk kalbinin, çocuk ruhunun bağdaşmadığı herşeyi reddettin. İşte beni teselli eden de budur. Bir şimşek gibi yaşadın sen. Bir defa çaktın ve söndün. Şimşeği çaktıran göktür. Ve gök ebedidir.
İşte budur beni teselli eden. Bir başka tesellim daha var: İnsandaki çocuk vicdanı
tohumdaki öz gibidir. Ve o öz olmadan tohum filizlenmez, gelişmez. Yeryüzünde bizi neler beklerse beklesin, insanoğlu doğdukça ve öldükçe, insanoğlu yaşadıkça, hak ve doğruluk denen şey de var olacaktır..."
Cengiz Aytmatov-Beyaz Gemi Sayfa 168

Kitap - Ilgın Olut - Neva

“ İnsanların içindeki rahatlığın ve kendine güvenin kaynağı kişinin iç dünyasının zenginliğidir. Ve de kendisine ve çevresine olan dürüstlüğü. Bir ayakkabı olamaz….”
Ilgın Olut – Neva Sayfa 54

“ - Biliyor musunuz, Yakuzi Kızılderili’leri insanları 4 gruba ayırmışlar. Sıradan insan, avıcı, büyücü ve savaşçı.
Genç kız dalgınlıktan çıkarcasına kekeledi.
- Afedersiniz…
Ilgın’ın yüzü içten bir gülümsemeyle aydınlandı,
- Evet… En yüksek mertebe sayılan savaşçının çok önemli bir özelliği var. Savaşçı
olduğundan farklı bir insanmış gibi görünebilir. Bundan gocunmaz, çünkü kendisini kendisine ispat etmiştir. Tekbir şey önemlidir onun için; amaç. Fakat amaç mutlaka evrensel olmak ve iyiliğe hizmet etmek zorundadır.
- Ne demek istediğinizi pek anlayamadım.
- Yani savaşçı bir yalan söylediyse… Mesela canım yani, bu onun yalancı olduğu
anlamına gelmez. İyiliğe hizmet etmek istemiş olabilir…”
- Yani?
- Yani ben size bir hasta ile ilgli görüşeceğim dediğim için yalan söylemiş
olabilirim, ama yalancı olmam.”
Ilgın Olut – Neva Sayfa 115

Kitap - Tolstoy - Anna Karenina

“ Bütün mutluluklar birbirine benzen, ama her mutsuzluğun ayrı bir görünüşü vardır.”
Tolstoy – Anna Karenina Cilt 1 Sayfa 1

“ ‘Bir şey düşündüğüm yok. Seni seviyorum, her zaman da sevdim. İnsan birini seviyorsa, onu olduğu gibi seviyor demektir; olmasını istediği gibi değil.’ ”
Tolstoy – Anna Karenina Cilt 2 Sayfa 649

“ ‘Bu hep böyle olmuş, böyle devam edecek. Biz yeni bir şey yapmak, mumların üzerinde reçel kaynatmak, birbirimizin ağzına süt sıkmak istedik. Fincandan içmekten daha iyi bu.’ ‘Akıl yoluyla hayatın anlamını kavramaya kalkışmamız buna benzemiyor mu?’ diye düşündü Levin. ‘İnsanın varlığına yabancı olan düşünceyi araç kullanan felsefelerde bizi, sonunda bilmediğimiz bir yere götürmüyorlar mı? Her filozofun sistemini kurmadan önce gerçeğini bildiği ve bu gerçeğe akıl yoluyla varmaya çalıştığını sezmiyor muyuz?’. ‘Çocukları kendi hallerine bıraktığımız zaman nasıl tehlikelerle karşılaşıyorlarsa, tutku ve düşüncelerimizle başbaşa kalıp Tanrı’dan, hak ve iyilik fikirlerinden uzaklaştığımız zaman biz de tehlikelerle karşılaşıyoruz.’. ‘Bir Hıristiyan olarak yetişip, Hıristiyanlığın sağladığı saadetlerin içinde yaşarken onların hayatım için ne kadar önemli olduklarını anlayamıyour, onları yıkıp yakmaya kalkışıyordum. Bu bakımdan tıpkı çocuklara benziyordum. Gerçekten yine çocuklar gibi en lüçük bir tehlikeyle karşılaştığım zaman, Tanrı’ya sığınıyordum.’ ”.
Tolstoy – Anna Karenina Cilt 2 Sayfa 831

“ Çocuğun odasına vardığı sırada, sabah düşünmüş olduğu meselelerden birini hatırladı. Daha doğrusu bu meseleyi düşünmekten kaçınmıştı. Bu düşünce şuydu: Tanrı’nın varlığını gösteren en güçlü delil onun, iyiliğin ne olduğunu açıklamış olmasıdır. Ama bu açıklamanın sadece sadece Hıristiyan kilisesine verilmiş olduğunu, Budist yada Müslümanların bu gerçeğe erişmemiş olduklarını nasıl söyleyebiliriz. Gerçekten onlar da iyilik yapılması gerektiğini söylüyor ve yapıyorlardı.”
Tolstoy – Anna Karenina Cilt 2 Sayfa 845

Kitap - Rafik Schami - Gece Masalcısı

“Her günün bir ruhu olduğu söylenir. Nitekim iyi ve kötü, sıkıcı ve heyecanlı, soğuk ve sıcak günler vardır. Tıpkı insanlar gibi. Ayrıca kendini yalnız hisseden günler de az değildir. İşte o günler, hem toplumdan hemde yanı nitelikteki diğer günlerden kaçar! Kış ortasında çıkıveren yazdan kalma bir günün neler düşündüğünü kim bilebilir ki?”
Rafik Schami – Gece Masalcısı Sayfa 205

Kitap - Ilgın Olut - Yüzleri Arayan...

“Tolstoy’un bir sözü vardır. ‘Ben bütün kazandıklarıma matığım değil hislerim sayesinde ulaştım.’der. Çoğu zaman mantığım ve hislerim bana farklı şeyler söyledi ve ben hayatım boyunca mantığımın sesini dinledim. Ama doğru kararlar verdiğimi düşünmüyorum.”
Ilgın Olut – Yüzleri Arayan Adam Sayfa 17

“Beklenmedik haberler, olaylar ve fırsatlar –tıpkı felaketler gibi- tüm zamana homojen olarak dağılmaz. Belli bir zaman diliminde hep arka arkaya gelir. Gün içinde belki birkaç saate, yıldaki birkaç güne, bir ömürdeki sayılı birkaç yıla sıkışır.”
Ilgın Olut – Yüzleri Arayan Adam Sayfa 46

“Gerçek dostluklar ancak iyi kalpli olduğu kadar birbirlerinin onünde ufuklar açabilen insanlar arasında kurulabilirdi. Bundan dolayı da idealist bir doktor için, analitik ve pratik bir zekayla düşünebilen bir endüstri mühendisi hiç kuşkusuz en ideal dostlardan biriydi…”
Ilgın Olut – Yüzleri Arayan Adam Sayfa 96

Kitap - Milan Kundera - Var Ol...

“Sadece bir tek hayat yaşadığımız için bu hayatı öncekilerle karşılaştırmaz ya da kusurlarımızı gelecekte ki hayatlarımızda gideremeyiz; bu nedenle de ne istediğimizi bilemeyiz. Karşılaştırma fırsatı olmdığı için hangi kararın daha iyi olduğunu sınamanın bir yolu yok. Olaylar nasıl gelişirse öyle yaşıyoryuz, önceden uyarılmaksızın, rolünü ezberlemeden sahneye çıkan bir tiyatro oyuncusu gibi. Yaşam öncesi ilk prova yaşamın ta kendisiyse, ne değeri olabilir yaşamanın? Yaşamın hep bir taslak gibi olması da bundandır işte. Yok ‘taslak’ ta tam anlatamıyor demek istediğimi, çünkü taslak bir şeyin ana çizgileriyle belirmesi demektir, bir resmin az çok ortaya çıkmasıdır, yaşamımız dediğimiz taslaksa hiçbirşeyin taslağı değildir, bir resmin resme dönüşmeyecek ana çizgileridir.”
Milan Kundera – Var Olmanın Dayanılmaz Hafifliği Sayfa 16

“Babasının evi terk ettiği gün, Franz’la annesi birlikte kente indiler ve evden çıkarlarken Franz annesinin bir ayağına başka öteki ayağına başka pabuç giymiş olduğunu fark etti. Ne yapacağını şaşırmıştı; yaptığı yanlışlığa dikkatinin çekmek istiyor, ama bir yandan da annesini incitmekten korkuyordu. İşte bu yüzden, kentte birlikte yürüdükleri süre boyunca gözlerini annesinin ayaklarından ayıramadı. Acı çekmenin ne demek olduğunu ucundan kenarından ilk sezişi böyle oldu.”
Milan Kundera – Var Olmanın Dayanılmaz Hafifliği Sayfa 97

“Ama güçlüler güçsüzleri incitmeyecek kadar güçsüz olunca, güçsüzler çekip gidecek kadar güçlü olmak zorundaydılar.”
Milan Kundera – Var Olmanın Dayanılmaz Hafifliği Sayfa 16

“Sabina için gerçek yaşamak, ne kendi kendimize ne de başkalarına yalan söylememek, ancak insanlardan uzak olunduğunda mümkündü; yaptığımız işlere başkasının gözü değdiği an, ister istemez o göze hoş görünmeye çalışırız ve yaptığımız hiçbirşey dürüstçe olmaz. Bizi seyreden birilerinin olması, bizi seyredenleri bir türlü aklımızdan çıkaramamak, yalanlar içinde yaşamak demektir.”
Milan Kundera – Var Olmanın Dayanılmaz Hafifliği Sayfa 120

“Yaşamamızdaki sarsıcı durumları dile getirmek istediğimizde, ağırlık belirten eğretilemelere başvurmak eğilimindeyizdir. Bir şeyin bizim için büyük bir yük olduğunu söyleriz. Ya taşırız bu yükü ya da beceremez, okkanın altına gireriz, bu yükle didişir, kazanır ya da kaybederiz. Ya Sabina –sahi ne olmuştu ona? Hiç. İçinden terk etmek geldiği için bir erkeği terk etmişti. Erkek onun peşinden mi gelmişti? Ondan intikam almaya mı çalışmıştı? Hayır. Sabina’nın dramı ağırlığın değil hafifliğin dramıydı. Onun payına düşen yük değil varolmanın dayanılmaz hafifliğiydi.”
Milan Kundera – Var Olmanın Dayanılmaz Hafifliği Sayfa 130

“Platon’un Şölen’indeki ünlü efsane aklına geldi ansızın: Tanrı onları ortadan ikiye ayırıncaya kadar bütün insanlar hermafroditti, o zamandan beri bu yarılar birbirlerini arayarak dünyanın dört bir bucağında gezip duruyorlar. Aşk kaybettiği yarıyı özleyişimizdi işte.”
Milan Kundera – Var Olmanın Dayanılmaz Hafifliği Sayfa 245


“Karenin köpek değil de insan olsaydı, Teraza’ya çoktan, ‘Buraya bak, her gün şu çöreği ağzımda tutmaktan bıktım, içime fenalık geldi. Değişik gelmiyor mu aklına?’ demişti bile. İşte insanoğlunun bütün bahtsızlığı burada yatıyor. İnsan zamanı bir döngü izlemiyor; onun yerine dümdüz bir çizgide ileri doğru gidiyor. İnsan bu yüzden mutlu olamıyor; mutluluk yinelenmeye duyulan özlemdir.”
Milan Kundera – Var Olmanın Dayanılmaz Hafifliği Sayfa 303

Kitap - Sunay Akın - Ayçöreği ve...

“İrhandalı yazar Bernard Shaw ‘Pygmalion’ adlı oyununun galasına davet ettiği Whinston Churchill’e şu notu iletir: ‘Pygmalion’un ilk gecesi için isze iki bilet ayrıldı. Bir dostunuzu da getirin, eğer varsa…’ Churchill, böylesine iğneli bir davetin altında kalmaz: ‘İlk gece gelemiyorum. İkinci gösteriye gelebilirim, eğer olacaksa…’”
Sunay Akın – Ayçöreği ve Deniz Yıldızı Sayfa 9

“Rakamları parmaklarımızı sayarak öğreniriz: ‘Bir, iki, üç, dört, beş’. Bu sayma işlemini yaparken, parmak adlarını sırladığımızı pek çoğumuz bilmeyiz. Serçe parmağının adı ‘Pır’ dır. Yanındaki yüzük parmağının adı ise ‘Ekki’.Orta parmağa ‘Uç’ denir. Sonraki parmağımızı işaret etmek ve dokunmak için kullanırız, yani ‘Dürt’. Son sırada yer alan parmağa da ‘Baş’ adı verilir. Parmak adlarını yanyana getirelim. ‘Pır, ekki, uç, dürt, baş’.”
Sunay Akın – Ayçöreği ve Deniz Yıldızı Sayfa 77